RSS

Toronto’ya tangoyla veda yakışırdı

Kanada’m, ikinci memleketim… Göçmen olarak gidip oralı olduğum, ama 12 yıldan sonra doğduğum topraklarda yaşlanmayı seçtiğim için kalbimin bir parçasını bırakarak terk ettiğim ülkem…

Toronto’da yer yer zorluklarıyla, yer yer -47 C’de buz fırtınalarıyla, kar ve buz doğadan elini çeker çekmez de gittiğim doğa gezilerim ve bisiklet turlarımla, ama en önemlisi tango yaparak geçirdim yıllarımı. Kış mevsimini sevmediğimden, tabii bir de pistlerde olmaktan çok keyif aldığımdan :-) tango benim vazgeçilmez bir tutkum olarak hayatımı zenginleştirdi Toronto günlerimde. Tango geceleri olan milongalarda TTTM (Toronto Turkish Tango Mafia) olarak adlandırdığımız grubumuzla birlikte sahnelerde Türklüğümüzü ispat edercesine dans ederek kışa meydan okuduk ve mevsimler geldi geçti, içimizi ısıtarak.

Ben de şimdi dedim ki, Toronto’ma veda dansımı tekrar izleyim, pistlerde süzülmemi görerek güzel şehrime sevgililer gününde bir selam göndereyim İstanbul’dan…

 
Yorum yapın

Yazan: 14 Şubat 2016 in Uncategorized

 

Etiketler: , , ,

Longimanusla Aşk

Kızıldeniz… Yıllarca derinliklerinde kaybolduğumu hayal ettiğim, sonsuzluğunun içinde neler keşfedebileceğimi düşündükçe heyecana kapıldığım ve nihayetinde dalışa başlama kararını bana verdiren büyülü sular…

Dalışa başladım ve Kızıldeniz’de dalış da yaptım, ama bu sefer de araya 12 yıl gibi kısa (!) bir Kanada macerası karıştı. Memleketime 12 yıldan sonra dönüş yapmam ise kendimi maviliklere yeniden atmama vesile oldu… ve ben artık en büyük hayalimi gerçekleştirerek Kızıldeniz’de bir dalış safarisi yapabildim :-) .

Kızıldeniz’in en zengin yerlerini barındıran St John’s Reef’lerindeki safari her anıyla muhteşemdi, ama kuşkusuz ki en heyecanlı dalışımız Elphinstone Reef’de yaptığımız, birazcık da dalgalarla boğuştuğumuz için komando dalışına dönen dalışımız oldu. Uzaklardan süzüle süzüle gelirken neredeyse “ben buraların efendisiyim” pozlarına bürünen köpekbalığının videosunu izleyen herkes bana o anda korkup korkmadığımı soruyor. İtiraf ediyorum, ben ki çok ödlek olurum çoğu zaman, bu kocaman canlıdan hiç mi hiç korkmadım. Hatta bu yakışıklı longimanusla el ele tutuşup derin maviliklere açılasım bile geldi, ama ne yazık ki o bana yüz vermedi :-) . Bu canlılarla aynı enlemde onların ortamını paylaşırken, yüzerken zaman zaman düşündüğüm “acaba köpekbalığına yem olur muyum” düşüncesi bile inanın gelmedi aklıma.

Dalış yapmamdan, hele ki bu tarz videoları paylaşmamdan annemin hiç memnun olmadığı kesin, ama ben dalış arkadaşlarımdan Hasan Tan’a bu videoyu çektiği ve bu unutulmaz dalışı belgelediği için teşekkürlerimi gönderiyorum :-) .

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Şubat 2016 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , , , , ,

World Tourism Forum 4-6 Şubat 2016’da İstanbul’daydı

4-6 Şubat 2016’da İstanbul’da düzenlenen ve “Turizmin Davos’u” olarak nitelenen World Tourism Forum’a ben de Blogger Casting ve Gezimanya davetlisi olarak katılma şansına sahip oldum. Dünya turizminin devlerinin buluştuğu ve 40 yabancı ve 80 Türk bloggerının katıldığı forumda benimle aynı heyecanı paylaşan insanlarla birarada olmak, benim için gurur vericiydi.

IMG_0539 IMG_0543

 

 

 

 

 

 

 

Türk Havayolları, TAV, Yandex ve Uber’in sponsoru olduğu World Tourism Forum, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TURSAB tarafından da desteklenmiş. Bu etkinlik kapsamında hazırlanan ve “BlogBook İstanbul” adını taşıyan kitapta benim de bir makalemin yer alması, mutluluğuma mutluluk kattı :-) .

IMG_0543_1 IMG_0544

 

 

 

 

 

 

 

 

 

World Tourism Forum’un açılış günündeki konuşmacılar içinde en çok ilgimi çeken Dolby’nin Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Bölge Direktörü olan Arkın Kol’un sunumu oldu. “Hollywood dünyanın en büyük seyahat acentasıdır” sözleriyle sinemanın turizm üzerindeki derin etkisini vurgulayan Arkın Kol, film karelerinden etkilenen binlerce kişinin, seyahat edecekleri destinasyona bu etkiyle karar verdiğini bize çarpıcı rakamlarla açıkladı. Buna bir örnek olarak da başrolünü Brad Pitt’in oynadığı Troy filmini verdi. Film Türkiye’de çekilmemiş olmasına rağmen, gösterime girdikten sonra Çanakkale’ye gelen turist sayısında % 70’in üzerinde artış olmuş.

World Tourism Forum’un ikinci gününde en çok ilgimi çeken konuşma, Blogger Casting’den Murat Özbilgi’nin moderatörlüğünü yaptığı blogging paneliydi. Blogların turizme etkisinin konuşulduğu panelde, takipçi sayısı ve tecrübeleri çok olan bloggerlar, benim gibi “daha işin başında olan” bloggerlara deneyimlerini aktararak ışık oldular :) .

12657448_10153916457748967_4396606860166872507_o

Böylesini büyük bir organizasyonun bir katılımcısı olmak, benim için bir ilk ve inanılmaz güzel bir deneyim oldu. World Tourism Forum sayesinde çok şey öğrendim ve benim gibi seyahat tutkunu olan insanlarla aynı havayı solumaktan da çok mutlu oldum :-) .

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Şubat 2016 in Uncategorized

 

Etiketler: , , , ,

Müziğin ve sanatın başkenti Viyana

Uzun dönem Habsburg Hanedanı’nın yerleşim yeri olmuş, Mozart’ın doğduğu, klasik batı müziğinin her köşesinde yankılandığı, Freud’un yetiştiği, tarihte imparatorluklara, günümüzde Avusturya’ya başkentlik yapan Viyana, dopdolu bir şehir.

Osmanlı İmparatorluğu kuşatmasında kahveyle tanışan Viyana, şimdi kahvenin en ünlü olduğu kent olmuş. Yalnız Avusturya’nın orta Avrupa ülkeleri içinde en pahalısı olduğunu, içilen kahvenin fiyatının bile o oranda yüksek olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Şehirde gezilmesi gereken yerler:

* Trafiğe kapalı Katnerstrasse (aynı bizim İstiklal Caddesi) ve Mariahilf caddeleri şehrin can alıcı alışveriş yerlerini ve restoranlarını barındırıyor. Viyana’nın ne kadar güzel bir şehir olduğu, bu caddelerden belli.
* Şehir merkezinde Landstrasse ve Innere Stadt arasında dev bir park var (Stadtpark) ve ortasından Viyana Nehri geçiyor. Parkı çevreleyen Ringstrasse’de tarihi binalar toplanmış.
* Opera Binası
* Şehrin simgesi olan St Stephen’s Katedrali (Stephansdom). Katedral 14. yüzyılda gotik tarzda inşa edilmiş.
* Barok tarzı bir Roma Katolik kilisesi olan St Peter Kilisesi (Peterskirche)
* Franziskaner Kilisesi (St Jerome Kilisesi)
* Graben Meydanı’nda, vebada ölenlerin anısına yapılmış olan Kutsal Teslis Anıtı (Pestsaule)
* Museumsquartier (Müzeler Bölgesi)’nde Ludwig Vakfı Viyana Modern Sanatlar Müzesi, Zoom Çocuk Müzesi, Leopold Müzesi, Mimarlık Müzesi, Doğal Tarih Müzesi, Viyana Sanat Tarihi Müzesi (ve bir bölümü olan Efes Müzesi)
* Savoy prensi Eugene tarafından 17. yüzyıl sonunda yaptırılmış olan Belvedere Sarayı. Yukarı ve aşağı saray birbirine bir bahçeyle bağlanmış ve Klimt, Oskar Kokoschka ve Egon Schiele’nin resimlerinin sergilendiği bir koleksiyon var.
* İmparatoriçe Maria Theresa tarafından yaptırılmış ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında yazlık saray olarak kullanılmış olan Schönbrunn (Kraliyet) Sarayı. 1.440 odalı sarayın bahçesini görmek bile yeterli.
* Şehir merkezinin biraz dışındaki Hundert Wasser Village. “Çakma Gaudi” olarak bilinen Hundert Wasser’in sıra dışı mimarisini görmek için burayı görmeye değer.

Yemek yemek için tavsiye edilen yerler:

* Figlmüller‘de dana şinitzel
* Otel Sacher‘de tatlı olarak sacher
* Demel‘de tatlı olarak apple strudel

Bu 3 yerde de dondurucu soğuğa rağmen sokağa kadar taşan sırada bekledik ve yediklerimizden sonra da “iyi ki beklemişiz” dedik :-) . Her birinin denenmesini öneririm.

Viyana denince akla ilk gelen sanat olduğundan ya balolara, ya da operaya gitmek gerek. Rathaus’ta Ocak ayında düzenlenen Çiçek Balosu veya Viyana Devlet Operası’nda Opera Balosu’na gidilebilir. Opera izlemek için ise gösteriden 1 saat önce satılan “ayakta izleme biletleri”nden alıp Viyana Operası’nda unutulmaz bir sanat şöleni izlenebilir.

Biz vaktimiz çok kısıtlı olduğundan Opera Binası’na bilet alamasak da, turun organize ettiği programa katılarak Kursalon‘daki turistler için özel organize edilmiş konseri izledik. 2 saatlik bu şöleni izlerken, ülkemde yavaş yavaş yitirilen sanat aşkının burada capcanlı oluşunu gördüm ve heyecan ve hüznü birlikte duydum. Strauss, Mozart, Beethoven’ın eserlerini bale şovu eşliğinde dinlemek, bende derin izler bıraktı.

Viyana’nın şehir dışını gezerken Seegrotto’ya uğradık. Yerin 60 metre altında, 6000 m2’lik bir alanda olan Avrupa’nın bu en büyük yer altı gölü, II. Dünya Savaşı sırasında ilk jet fabrikasının kurulduğu ve yahudilerin çalıştırıldığı yer olmuş. “3 silahşörler” filmi burada çekilmiş. Gölü botla gezdik ve 9 C olan suyuna düşmeden turumuzu tamamladık :-) .

Seegrotto’dan sonra karlarla örtülmüş muhteşem orman manzaralarından geçerek Mayerling’e gittik. Mayerling, İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth (Sissy)’in tek oğlu veliaht Prens Rudolp’un avcılığa merakı nedeniyle alınmış ve av köşküne dönüştürülmüş. Mayerling’de daha sonra bir facia olmuş ve Prens Rudolp sevgilisiyle birlikte yatak odasında ölü olarak bulunmuş. Ölüm sebebinin intihar mı, cinayet mi olduğu anlaşılamamış.

Bu faciadan sonra Mayerling, Carmelite rahibelerinin manastırına dönüştürülmüş. Günümüzde manastırda hala 10 rahibe yaşıyormuş.

Viyana civarında son gittiğimiz yer, kaplıcalarıyla ünlü, ormanın içinde konumlandırılmış Baden oldu. Beethoven’ın 9. senfonisini bestelediği evi ve sevimli sokakları gezdik ve bu güzel beldeden beğeniyle ayrıldık.

Viyana’nın dışına çıkınca bu şehre ve ülkeye hayranlığım daha da arttı. Turda önceden uğradığımız Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’ni komünizmden etkilendikleri için yer yer kasvetli bulmuştum, ama Avusturya komünizmle tanışmadığı için onlar gibi değil. Ayrıca doğasının ve sanatının zenginliğiyle de göz kamaştırıcı bir ülke.

Bu turda rehberliğimizi yapan Ender Altınbilek (☎ (420 ) 773 622 228) ile çalışılmasını tavsiye ederim. Kendisi son derece bilgili ve her konuda çok yardımcı.

Gülümsemeyen, aksi konuşan ve bu özellikleriyle Parisliler’e benzettiğim insanlarına rağmen Viyana’yı beğendim. Ruhu olan bu şehirde sanatla iç içe olabilmek, sanata verilen değeri biraz da kıskanarak görmek, bana Viyana’yı tahminimden fazla sevdirdi. Doyamadan ayrıldım, ama güzel hislerimi bıraktım Viyana’da.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 
1 Yorum

Yazan: 18 Ocak 2016 in Avusturya, Viyana

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Cesky Kurumlov’da bi’ ortaçağ havası aldım geldim

Çek Cumhuriyeti’nden ayrılmadan önceki son durağımız Cesky Krumlov oldu.

13. yüzyılda kurulan şehir, sırasıyla Rozmberk, Eggenberg ve Schwarzenberg aileleri tarafından yönetilmiş.

Şehrin tarihi bölümü Vltava Nehri’nin kenarındaki sarp kayalık alanda bulunan Kale, kalenin bulunduğu alanda olan Latran ve Latran’a bir köprü ile bağlanan bir yarımada üzerinde kurulmuş.

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde olan Eski Şehir’deki ana meydanın adı Namesti Svornosti.

Meydandaki en önemli bina, 2 gotik evin birleştirilmesi ile oluşan Belediye Binası. Meydanın ortasında ise 1716’da yapılmış olan Veba Anıtı yükseliyor.

Meydandaki otel Zlaty Andel‘de yemek molası verilmesini tavsiye ederim.

14.-17. yüzyıllarda yapılmış barok, rönesans ve gotik tarzındaki binaların arasında gezinirken, kendimi zaman yolculuğu yapıp ortaçağ devrine gitmiş gibi hissettim. Birbirinden estetik binaların yağan karla birlikte doğanın beyaz örtüsüyle kaplanması, Cesky Krumlov’u daha da eşsiz kıldı.

Cesky Krumlov, orta Avrupa gezisinde mutlaka uğranması gereken bir şehir. 1 haftalık seyahatimle başrollerde Karlovy Vary ile birlikte Cesky Krumlov var :-) .

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

Dresden

Elbe Nehri kıyısındaki Dresden’e “Kuzeyin Floransa’sı” deniyor.

Kentin ismi “bataklık ormanları sakinlerinin yeri” anlamına gelen “drezdane” isminden türemiş.

Dresden II. Dünya Savaşı sırasında yıkılmış ve Almanlar’ın titizliği sayesinde aslına uygun olarak küllerinden yeniden inşa edilmiş.

Dresden’de Hofkirche, Church of Our Lady, Zwinger Sarayı, Dresden Baroque Quarter, Yenidze, Semperoper, Neue Sinagogu görülecek yerler arasında.

Kısa süre geçirdiğimiz Dresden’den çok bi’ şey anladığımı söyleyemeyeceğim. Almanya’da gördüğüm diğer şehirlerdeki sıkıcılık, burada da var. Her ne kadar Barok mimarisindeki binaları güzel olsa da, şehrin genel havası aynı şekilde güzel değil. Ben de bu yüzden Dresden’i sıkıcı bir Alman şehri olarak hatırlayacağım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Ocak 2016 in Almanya, Dresden

 

Etiketler: , , , , ,

Terezin ve toplama kampı

Bugün Prag’dan hüzün duyarak gezeceğimiz Terezin’e gittik.

Küçük Hisar, 18. yüzyılın sonlarında Elbe ve Ohre nehirlerinin birleştiği noktaya yakın bir yerde, surlar ile oluşturulan kalenin bir bölümü olarak inşa edilmiş ve ismi Mariya Terezya’nın şerefine Terezin konulmuş.

Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand d’Este’yi suikast yaparak öldüren ve I. Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olan tetikçi burada hapsedilmiş.

Nazi terörü nedeniyle mevcut hapishaneler dolunca Küçük Hisar’da Prag Gestapo’sunun cezaevi kurulmuş. Nazi rejimine karşı çıkanlar burada tutulmuş ve Küçük Hisar, toplama kamplarına gönderilecekler için geçiş noktası olmuş.

Eski mahkumların ailelerinin girişimleriyle 1947’de Terezin Anıtı oluşturulmuş. Hürriyet, demokrasi, insan haklarının çiğnenmesinin ürkütücü sonuçları bu anıtla hatırlatılmaya çalışılmış.

Terezin’e girer girmez boğazım düğümlendi. Ağlayarak izlediğim ve günlerce etkisinden çıkamadığım “Hayat Güzeldir (La vita e bella)” filminin çekildiği yeri, film karelerinden değil de gözümle görmek, yaşanmış olan bu vahşetin hüzün ve dehşetle içime işlemesine neden oldu.

Giriş kapısından hemen sonra mahkumların kayıtlarının tutulduğu kayıt ofisi var. Kayıtları tutan W. Schmidt savaş sonrası yargılanarak idam edilmiş.

Bunun yanında acımasızlığıyla ün salmış hapishane müdürü Heinrich Jöckel’in ofisi var. Kendisi 1946’da yargılanıp idam edilmiş.

“Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) yazan kapıdan geçerek toplu hücrelerin olduğu bölüme geçiliyor.

Buranın en acı verici yerlerinden biri, işte bu hücre odaları. 10 kişinin ayakta zor sığdığı, ama o dönemlerde 70-80 kişinin kaldığı hücrelerin içinde sadece ranzalar ve buralarda kalanların su ihtiyacını karşılamak üzere doldurulan küçücük bir lavabo var. Lavabonun çeşmesi olmadığından mahkumların bunu temizlik amaçlı kullanması zaten mümkün değilmiş. Hücrelerde tuvalet yok. Mahkumlar akşamları ihtiyaçlarını bir köşede gideriyorlarmış. Sabah amonyak kokusundaki odaya giren gestaponun, mahkumlara kıyafetlerini çıkartıp tuvalet pisliklerine bulandırdığını ve o şekilde tekrar giydirdiğini söylüyorlar.

Hijyen olmayan bu ortamlarda daha sonra tifüs salgını başlamış. Ortamı denetlemeye gelen Kızılhaç’a göstermelik olsun diye Küçük Hisar’a sonradan lavaboların olduğu ayrı bir oda eklenmiş. Buradaki lavaboların bir su tesisatına bile bağlı olmadığı söyleniyor.

Mahkumlara çok az banyo yapma imkanı tanınıyormuş. Çoğu zaman da üzerindeki kıyafetlerle soğuk sulara sokuluyor ve sonra ıslak kıyafetleri üzerinde kuruyana kadar dışarda tutuluyorlarmış. Bu arada buranın soğuğunun ne denli dayanılmaz olduğunu düşünmek lazım. Ben kat kat giyinmiş olmama rağmen bu ayaz nedeniyle hasta olmak üzereyim. O masum insanlarsa ıslak kıyafetle bu soğuğa maruz bırakılmışlar.

Ölüm kapısı denen 500 metre uzunluğundaki dap daracık yoldan geçen mahkumlar, idam edilmeye götürülüyormuş. Dünya tarihine ibret olarak geçmiş, yürürken bile tüylerimin ürperdiği ve kalbimin sıkıştığı bu yolu, mahkumlar hangi hislerle yürümüşlerdir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bitmek bilmeyen bu karanlık, tarihin kara deliklerinden biri olarak kalacak.

İnsanı en derin etkileyen yerlerden birisi de, duvarlarında mermi delikleri görülen idam alanı. Mahkeme ilamı olmadan burada pek çok mahkum öldürülmüş. Ruhumu isyan ettiren, asla kabullenemediğim bu insanlık dışı zulmü, insan bedenindeki hangi canlıların yapabildiğini anlayamıyorum.

Küçük Hisar’da gestaponun sinema salonu olarak kullandığı yerde, özel bir propoganda filmi izledik. Mahkumlara çektirilmiş olan, sürekli “burası harika bir yer, ben burada çok mutluyum” diyerek gülümseyen mahkumlar, buranın gerçekle alakası olmayan yalan yüzünü tüm dünyaya duyurmak üzere kullanılmışlar. Film öyle özenle hazırlanmış ki, o dönemde insanın kalkıp burada yaşayası gelir.

En son olarak Küçük Hisar’ın dışında, mahkumların yakıldığı krematoryumu ve mezarlığı ziyaret ettik.

Krematoryumun içinde bir morg var. Söylenene göre, burada mahkumlar canlı kobay olarak kullanılmış. SS subaylarının savaşta ne soğuklukta suya, ne kadar dayanabileceğini test etmek için buzların içinde bekletilen mahkumlardan tutun da, daha pek çok deney mahkumların üzerlerinde yapılmış.

Yakıldıkları makinaları anlatmaya ise benim ruh halim müsaade etmiyor.

İlk kez bir toplama kampı gördüm, bir daha dayanabilir miyim, emin değilim. İnsan doğasının bu derece nefret dolu, narsist ve psikopat olabileceğini kitaplardan okumakla gözünle görmek arasında çok fark var. Beni insanlığımdan utandırdı Terezin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 
1 Yorum

Yazan: 18 Ocak 2016 in Çek Cumhuriyeti, Terezin

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.163 takipçiye katılın